İslam medeniyetinin bilimdeki altın çağından günümüze: Çalışma ve üretme emri neden terk edildi?
Bir zamanlar dünyaya yön veren Müslümanlar, bilimde, tıpta, matematikte, astronomide, mimaride ve devlet yönetiminde çağlara damga vuruyordu. Bağdat'ta ilim meclisleri kurulurken Avrupa karanlık çağlarını yaşıyordu. Semerkant'ta gökyüzü incelenirken dünyanın birçok bölgesinde insanlar hâlâ hurafelerle hayatlarını sürdürüyordu. Endülüs'te kütüphanelerle ilim ve hikmet yol gösterirken bugün teknik ve teknolojiye yön verenler uyuyordu. Peki, ne oldu da dünyaya yön veren bir medeniyet, dünyanın yön verdiği bir topluluğa dönüştü?
Cevap basit: Çünkü İslam çalışmayı emrediyordu. Kur'an'ın ilk emri 'Oku! ' idi. İlk emir, düşünmek, araştırmak, öğrenmekti. Kur'an: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ' diye soruyordu. 'İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır' buyuruyordu. Peygamberimiz: 'Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir' diyordu. Kıyametin kopacağını bilse bile insanın elindeki fidanı dikmesini tavsiye ediyordu. Ancak Müslümanlar okumaktan, öğrenmekten, sorgulamaktan, araştırmaktan ve üretmekten uzaklaştı.
Tevekkül ne zaman tembelliğe dönüştü? İslam'ın öğrettiği tevekkül, çalıştıktan sonra Allah'a güvenmektir. Fakat zaman içerisinde bazı çevreler tevekkülü çalışmadan beklemek gibi anlamaya ve anlatmaya başladı. Sabır, mücadeleden vazgeçmek gibi sunuldu. Kanaat, yoksulluğa razı olmak şeklinde yorumlandı. Dünya hayatının geçiciliği anlatılırken, dünyadaki sorumluluklar unutuldu. Oysa Kur'an: 'Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma' buyuruyordu. Ne yazık ki Müslümanlar zamanla bu dengeyi kaybetti.
Tembel toplumlar kimin işine gelir? Bir insan düşünmüyorsa yönetilmesi kolaydır. Sorgulamıyorsa yönlendirilmesi kolaydır. Hakkını aramıyorsa sömürülmesi kolaydır. Tarih boyunca çıkar çevreleri bunun farkında olmuştur. Çalışan insan soru sorar, üreten insan hesap sorar, bilgi sahibi olan insan kandırılamaz. Bu yüzden bazı güç odakları her zaman sorgulamayan kitleler istemiştir. İnsanların dini hassasiyetlerini kullanarak makam elde edenler, inançlar üzerinden servet biriktirenler, liyakatsiz düzenlerini sürdürmek isteyenler en çok bilinçsiz toplumlara ihtiyaç duyar. Çünkü bilinçli toplumlar hesap sorar, uyuyan toplumlar ise sadece alkışlar.
Müslüman 'dünya geçici' derken başkaları laboratuvar kuruyordu. Müslüman kader tartışmaları yaparken başkaları sanayi devrimleri gerçekleştiriyordu. Müslüman geçmişle övünürken başkaları gelecek planları yapıyordu. Müslüman çocuklarına ezber öğretirken onlar araştırmayı öğretiyordu. Sonuçta teknolojiyi onlar üretti, patentleri onlar aldı, ekonomiyi onlar yönetti, bilgiyi onlar kontrol etti. Müslümanlar ise tüketici oldu. Bugün kullandığımız telefonlardan bilgisayarlara, ilaçlardan otomobillere kadar hayatımızı kuşatan teknolojilerin büyük çoğunluğu Müslüman ülkelerde üretilmiyor. Bu tablo, uzun yıllar ihmal edilen eğitim, bilim ve üretim anlayışının sonucudur.
Emperyalizm sadece toprak işgali değildir. Eskiden ülkeler ordularla işgal edilirdi. Bugün zihinler işgal ediliyor. Bağımlılık oluşturuluyor. Üretmeyen toplumlar tüketmeye mahkûm ediliyor. Bilim üretmeyen ülkeler teknoloji satın alıyor. Teknoloji satın alan ülkeler ise sürekli bağımlı kalıyor. Müslümanların yeniden yükselişi, ancak İslam'ın ilk emri olan 'Oku! 'ya dönmekle mümkün olacaktır.